Manşet: BBP, HAKSIZ YERE CEZAEVİNDE YATAN ARKADAŞLARI İÇİN HAREKETE GEÇTİ


O BİR ALPERENDİ

Tarihe biçim ve yön veren her büyük milletin büyük ruhlu, ağır çileli, öncü liderleri vardır. Bu önderler, milletin yaşama ve gelişme iradesine güç veren millî potansiyelin harekete dönüştüğü ipeğe sarılmış çelikten şahsiyetlerdir. Milletin önüne dizilmiş sıradağlar ancak bu çelik uçlu matkap şahsiyetler tarafından delinir, selamete çıkılır. Zahirde ve bâtında her ergenekon çıkışının öncüleri bunlardır. Bu büyük ruhlu insanların nefisleri de büyüktür. O nefis ki, Rahmaniliği temsil eden ruhu sıradağlar gibi sarmıştır.

Bu ani geçiş dönemiyle birlikte, bakışlar içten dışarı çevrilir, öze doğru yönelip ötelerin ötesine bir kutsal hicret başlatılır. Büyük çilelerle aşılan her nefis sıradağından sonra yepyeni iç ufuklara ulaşır. Adeta, ‚her dem yeniden doğulur‘. Nefis dağları eridikçe, özbenlik hakka erişir, Böylelykle o büyük ruhlu insanın ‚erenlik‘ sıfatı güçlenir kök salar, alplik sıfatını kontrolüne alır. Artık onun içi Yunus, dışı Yavuz’dur. Yavuz Yunus’un emrinde Yunus da Hakk’ın kontrolündedir. O Yunus(eren) yönüyle ‚müminlere karşı mütevazi ve alçak gönüllü‘ Yavuz (alp) yönüyle de ‚kafirlere karşı onurlu ve zorludur. Kınıyanların kınamasından da asla korkmaz.‘ O Allah’ı sever, Allah da onu sever.

İşte, Hz.Muhammed (s.a.v.)‘ın çekirdek kadrosu böyle yetişti ve Allah’ın dinini böylelykle yeryüzüne hakim kıldılar. Ahmet Yesevi’nin Ülkü Ocağı’ndan böyle Alperenler yetiştirilip Anadoluya gönderildi ve bu topraklar bize vatan oldu. Selçuklu, Osmanlı ve dahi cumhuriyeti kuran ilihi kutsal maya, bu kadrolar tarafından gönüllere, akıllara, bedenlere zerk edildi, işlenip geliştirildi. Bu şahsiyetler bu ani dünyadan ayrılsalar bile bizim bilmeyeceğimiz bir boyutta daima diri kalırlar. Yardımlarını ve hizmetlerini sürdürüler. Onlar yaşayan şehitlerdir. Kur’an’nın ifadesiyle ‚Onlara ölüler denmez. Onlar diridirler‘:

Bu altın kadronun her üyesi dünya hayatında üstlenecekleri görev(ler)e göre toplumsal ve fiziki bir çevrede hayata gözlerini açar. İleride devralacaçı misyona uygun bir hayat eğitiminden geçirilir.

Alparslan Türkeş de daha 194 yılında, mahkeme zabıtlarına geçtiği gibi, 1990 yılında Sovyetler Birliği’nin yıkılacağını ve bu yıkılışın ardından çok bağımsız Türk Cumhuriyeti’nin doğacağını söylemiştir. 1944-45 yılları, Nazı Almanyası’nın 2.Dünya Savaşını kaybettiği ve komünist Rusya’nın hızla gelişip güçlenmeye başladığı bir zaman dilimidir.

Böyle bir ortamda söz konusu devletlerin 1990 yılında yıkılacağını söylemek sadece, sınırlı insan zekasıyla açıklanamaz.

İlahi bir programın görevlisi olan Türkeş’in 1960 yılına kadar geçen dönemdeki hayatı dünya güç dengelerini yakından tanıyıp öğrenmek ve devlet adamı kimliğini pekiştirecek olan bilgi ve tecrübe donanımını arttıracak bir ortamda geçmiştir.

Bu dönemdeki birikimi 1960 ihtilali ve sonrasındaki gelişmelere sağlıklı teşhisler koymak, sağlam tedbirler almak noktasında hayati bir öneme sahiptir.

1960 ihtilali olgunlaştırılır, olaya yakın tutulan Türkeş’in, hikmet noktasındaki temel görevi, olması mukadder olan ihtilalin komünist bir raya oturtulmasını önlemek ve ileride komünizme karşı verilecek mill^i mücadelenin anayasal alt yapısını oluşturmak olarak ifade edilebilir. Bunlara ek olarak bir takım yan görevlerinin de olduğu söylenebilir. Mesela, eğer Türkeş ve arkadaşları ihtilale katılmasalardı Demokrat Parti’den 3 kişi idam edilmiyecekti, belkide bu rakamın yanına bir sıfır daha eklenecek idi. Bu konuda ihtilalin son kanadına mensup bir albayın şu ifadesi dikkat çekicidir. Esasında bizim hedefimiz Çankaya’dan Kızılay’a kadar dikili bulunan her telefon ve elektrik direğine bir DP’liyi asarak işi kökünden halletmekti.‘

Türkeş’e yüklenen tarihi misyonun ağırlığı, onun gerek beyin gerek gönül planında inceden inceye işlenmesi zorunlu kılıyordu. Esasında bu zorunluluk Allah (c.c.)‘in rahmaniyet yolunda görevlendirdiği bütün çekirdek kadrolara uyguladığı bir sünnettir. Bu ilihi sünnetin en ağır şekilde uyglandığı şahsiyetler, Peygamberler ve Allah dostları, veliler ve iyi kullardır. Toplumsal bir önderlik görevini üstlenenler için sadece gönül alanında erime ve erme işlemi uygulanamaz. Onlara ayrıca beyin ve beden arınması, aydınlanması işlemi de uygulanır. Çünkü bu kadronun elemanları sadece şahısları ve çevrelerini yönlendirmiyeceklerdir. Bütünüyle bir tgoplumun yönetilmesi ve yönlendirilmesi misyonunu üstlenmişlerdir. Cemaatin hayırlı işler yapabilmesi büyük ölçüde imanın kalitesine bağlıdır. Ve balığın baştan kokmama başın sağlıklı olmasına bağlıdır. Balık kokarsa Halık rahmetini kesebilir.

Türkeş’in özüne yerleştirilen ilahi emanetin işlenerek olgunlaştırılması ve ileride üstlenecek görevini gerektigi gibi yerine getirebilmesi için hayatın uçurumlarla dolu yokuşlarından geçirilmesi gerekiyordu. 1944 olaylarının ferd^i ve toplumsal hikmeti bu noktada düğümlenmiştir. Kişisel açıdan Türkeş’in gönül, akıl, beden planında arındırılarak olğunlaştırılma süreci hızlandırılırken, toplumsal açıdan, milletin gönlü ve aklı uygun temsilcilerine savunulan davanın aktarılması sağlanmıştır. Böylece, özelde Türkeş’in, genelde bu imtihandan geçen milliyetçilerin kariz,atik özellikleri etkimleşmeye başlamıştır. Özdeki ruhi potansiyel işlendikçe ruhani bir güç oluşur, bu güç çevresinde bir çekim alanı meydana getirir. Bu çekim alanı aynı karakter frekansında bulunan diğer insanları kendine dogru çeker. Karizmatik merkez şaksiyet olmanın temelinde bu içsel olay vardır. Rahmani dogrultuda bu özçekim gücüne sahip olan sahsiyetlere şahdamarından daha yakın olan Rabb’lerinden Muhammedi kanal vasıtasıyla çeşitli ilhamlar gelir. Böylece, bugün-yarın çizgisinde, bu sahsiyetlerin ortaya koydukları temel tezler ilahi program dogrultusunda bir geçerlilik ifayde eder. Yıllar sonrasına ait gerçekleri bir sadık öngörü olarak ortaya koyarlar.

Bu cografyada, her şeye rağmen hâla vatanlı, devletli nir millet olarak varlığımızı sürdürüyorsak, yaşayan şehitler ile şehit yaşayanların oluşturduğu alperenler kadrosunun üstün hayret ve himmetlerinin, payı çok büyüktür.

Başbuğumuz Alparslan Türkeş de böyle bir kadronun değerli bir üyesidir. O’nun hayatı baştan sona ilihi kudretin tam kontrolünde bir alperen olma sürecinin yaşandığı bir okul olma niteliğidir.

Alparslan Türkeş’in ömrünün özellikle son beş yılını yakından izleyenler ve tasavvuf konusunda biraz nasipli olanlar onun modern bir Türkmen dervişi makam ve halin olduğunu görmüşlerdir. Onun erenlik sıfatı alplik sıfatını tam konrolüne aldığı içindir ki, mesela 1991 yılında yapılan genel seçimine kendi genel başkanlığı ve partisinini bırakarak Erbakan gibi kendi nefsinin kulu ve kölesi olmuş birinin başkanlığı altında girme erdemliğini gösterebilmiştir. Bu konuda Türkeş’in nefsinin üzerine basabilmesine etkili olan esas sebep ona bu konuda daha 1987 yılında bir haberci vasıtasıyla, ‚gelecek seçimde RP ile ittifak yapacakları, Allah’ın emrinin bu yönde olduğu‘ mesajının iletilmesi olayıdır. Türkeş bu ilahi emre itirazsız uymuş ve gerçekten de nefsinin değil Allah’ın kulu olduğunu göstermiştir. Eğer o seçimde söz konusu ittifak olmasaydı, Demirel yaklaşık 270 milletvekili ile tek başına iktidar olackt. Bu iktidarın güçlendireceği sol muhalefet hem birleşecekti hem de 1995 yılında yapılan genel seçimde çoğunluğu sağlayarak şu an iktidarda olacaktı. Bu arada 1991 seçimlerinde MÇP, RP barajı aşamayacakları için kendilerini mecliste ve basında ifade edemiyecekleri ve 1995 seçimlerinde belki RP birkaç milletvekili ile meclise girecekti.

Kısacası 1996 ve 1997 yılları içinde başbakanlık makamında rol kesen birisi ve onun avaneleri, bu makamları Alparslan Türkeş’e borçlu olduklarını asla unutmamalıdırlar.

Eğer şu veya bu vesile ile bu ülkede İslâmi bir gelişme olmuşsa bunda Türkeş’in ve Ülkücülerin katkısı çok büyüktür.

Bu haber 12/07/2007 tarihinde eklenmiştir.

Bu haberi paylaşın

Yorum Yaz

Bilgileriniz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu

 
 
Üye Girişi
Albümler
 

Enstrumental Radyo
Reklam Radyosu
Türkçe Pop Radyo